Sunday 5th of February 2012
New Media Logo
Kitaplar
Lumpen Cennetinde Seçim ve Demokrasi

"Anlayamıyorum ki," diyordu, seçim sonuçları karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen üniversiteli bir genç kız, "Oysa miting alanlarında yüz binlerce insan toplandı, İstanbul'da sayımız üç milyonu buldu, hepimiz elimizde bayraklarla kilometrelerce yürüdük, sonra dönüp bir baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz. Demek ki bu millet, karakolda doğru söyleyip mahkemede şaşıyor her zaman." Uğradığı düşkırıklığı, "Cumhuriyet Mitingi" adı verilen yürüyüş ve toplantılara, söylediği gibi üç milyon insan katılmış olsa bile, bu seçimde 42 milyon insanın oy kullanmış olduğu gerçeğini görmesini engelliyordu belli ki. Tıpkı, Hrant Dink'in cenazesinde "Hepimiz Hrant'ız" diye haykıran yüz bin kişilik topluluğa bakıp "Türkiye değişiyor" diyenlerin, birkaç gün sonra değişik kentlerin stadyumlarını dolduran lumpen grupların, tribünlerde "Hepimiz Ogün Samast'ız" diye bağırdıklarını görünce, şaşırmaları gibi.

"İçinden geçeni gerçek sanma" yanılgısıyla, kendince "görev yapar gibi" sandık başına koştuktan sonra hayalleri buzlu sularda boğulan genç insanlara gerekli açıklamayı, onları durduk yerde farklı beklentiler içine sokan kişi ve kuruluşlar yapsın. Biz bunları bir yana bırakıp, seçime giden sürecin bol miktarda manipulasyona uğramış dinamiklerini gözden kaçırmadan, sandıktan çıkan sonucu doğru okumaya çalışalım.

İngilizce'de buna "landslide victory", yani "heyelan gibi zafer" diyorlar. Bizde şimdiye dek "silip süpürmek" ya da "tulum çıkarmak" gibi beylik deyişler kullanılırdı ama yaratıcılıkta sınır tanımayan medyamız, 23 Temmuz sabahı "Halk Muhtırası", hatta daha da ileri giderek "Halk İhtilali" gibi manşetler atmayı yeğledi. Ülkenin en zengin sanayici ve iş adamlarıyla, toplumsal piramidin en altındaki yoksul kesimi aynı tercihte buluşturabilen; "harç ve çimento" niyetine de kentli yarı aydın "beyaz yakalılar" ile tek amacı kısa yoldan (ve mümkün olduğunca az çalışarak) köşe dönmekten ibaret, muhafazakâr küçük burjuvaziyi bu "toplumsal mutabakata" ekleyen bir sandık sonucuna "halk hareketi" diyebilmek, yalnızca sosyolojiyle ilgili bir zaafı değil, "somut koşulların somut tahlili"yle ilgili bir yetersizliği de gösterir tabii. Ama bundan daha vahimi de var: Sağ, sol, liberalizm, muhafazakârlık ve demokratlık gibi kavramlar da, bu seçim süreci içinde yerle bir edilerek, sapla saman iyice birbirine karıştırıldı. Elmayla armudu toplayıp üzüme bölen, ardından şeftaliyle çarpıp karekökünü alan ve bu meyve salatasını şöyle bir inceledikten sonra "Bütün kabahat sebzede" sonucuna varan derin siyasi analizler süredursun, Türkiye'nin amansız bir hızla lumpenleşmesi sürecinde son aşamaya varmış bulunuyoruz. Biçimlenen yeni (ama aslında son derece eski) siyasi iklim ve bu seçimle ortaya çıkan parlamentonun, Türkiye'yi sağ salim 2012 yılına taşıyıp taşıyamayacağına ilişkin işaretleriyse, kısa süre içinde göreceğiz, büyük bir olasılıkla.


Sarmısak solda, soğan sağda olursa

Siyasi ve sosyal değişimlerin, toplumun maddi varlığını belirleyen ekonomik yapı ve üretim biçimiyle bağlantılı olarak yaşandığı ülkelerde, siyasi partiler, kendilerini yaratan sosyal sınıf ve katmanların, talep ve çıkarlarını savunmak üzere faaliyet gösterirler. Yani siyasi partilerin birincil işlevleri, onları kuran ve destekleyen kesimlerin üretimde aldıkları rol ve paylaşımda elde ettikleri getiriyle, bir başka deyişle "altyapısal unsurlarla" sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Bizim de örnek aldığımız varsayılan Batı demokrasilerinde, sağ ve sol olarak adlandırdığımız "üstyapısal kavramlar", bütünüyle sınıfsal tercihler ve dolayısıyla "sınıf bilinci" üzerinde yükselir. Bu anlamda, işçi sınıfı ve yaşamını "işgücünü kiralayarak" kazanmaktan başka çaresi olmayan emekçi kesimler, paylaşımı daha adil kılma ve "sosyal devlet" ilkelerini etkin kılma iddiasındaki "sol" (genellikle sosyal demokrat) partilere yönelirken; üretim araçlarının sahibi olan burjuvaziyle, onlardan nemalanan kesimler, "sağ" partilerden yana tercih kullanırlar.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek gelişip, toplumsal piramidin içinde daha büyük bir dilimi oluşturmaya başlayan "beyaz yakalılar" ve küçük girişimciyse, toplumsal gelirden aldığı paya göre zaman içinde değişebilen ve sık sık dalgalanan siyasi tercihlere sahiptir ki, belli bir dönemde bu kesimlerin tercihlerindeki hareketlenme, seçimleri kimin kazanacağını da büyük oranda belirler. Sözgelimi 2000'li yıllarda Almanya ve Fransa gibi ülkelerde, "orta sınıf" olarak adlandırılan bu değişken kesimin eğilimleri sağ partileri iktidara getirirken, aynı dönemde Latin Amerika'da farklı bir tablo ortaya çıkmış ve Venezuela, Bolivya başta olmak üzere birçok ülkede seçim zaferlerini sol partiler kazanmıştır.

Kısacası "sağ" ve "sol", birincil olarak sınıfsal unsurlara bağlı olarak tanımlanan kavramlardır. Bunun yanı sıra, her ikisinin de sahip olduğu siyasi gelenekler ve dünyaya bakışları, yani "üstyapısal" değerleri, bu maddi temel tarafından belirlenerek, farklı eksenler üzerinde biçimlenen kutuplaşmaları da oluşturur. Sözgelimi sol, toplumsal gelirden en az payı alan geniş kesimler lehine oluşacak değişiklikleri savunurken "yenilikçi ve devrimci" olmak zorundadır; buna karşılık sağ, var olan yapıyı korumayı amaçladığı için "muhafazakâr"dır ve bu nedenle de değişime karşı direngendir.

Yine sol, insan unsurunu her şeyin önünde tuttuğu ve var olan hak ve özgürlüklerin daha da geliştirilmesinden yana olduğu için, zorunlu olarak "demokrat" kimliğini sahiplenme durumundadır. Sağ içinse, bu eksen bir hayli değişkendir: "Liberal" sağ, yani bireysel girişimin önceliği ve serbest piyasa koşullarının varlığını gözeten "ilerici" kesim, bu anlamda sol ile demokratlık açısından benzer ilke ve çizgileri paylaşabilirken; devlet mekanizması üzerindeki denetimini yitirmek istemeyen büyük tekelci sermayenin temsilcileri için tercihler, katı ve otoriter bir çizginin sürdürülmesinden yanadır ve bu nedenle sağın "gerici" kesimi demokratlıktan uzaklaşıp (yaşama geçirme fırsatı bulamasa bile) "despotik" eğilimleri içinde besler.

Sol, insanları milliyetlerine ve etnik kökenlerine göre birbirinden ayırmaz ve bu nedenle "enternasyonalist"tir. Sağ ise, sınıfsal farklılığı ve çıkar çatışmalarını maskelemek için ulusal kimlik unsurunu öne çıkartır ve "milliyetçi"dir. Sol, uluslar arasında dayanışmayı ve kardeşliği gözettiği için, doğası gereği savaşa ve militarizme karşıdır; sağ ise yayılmacılıktan, otoriteden ve fiziksel güçten yana olduğu için, gereğinde "ulusal çıkarlar" adına savaşı körüklemekten çekinmez.

Bütün bunları göz önünde tutarak Türkiye'deki siyasi yelpazeye baktığınızda, fazlasıyla kafa karıştırıcı bir manzarayla karşılaşabilirsiniz: "Sol" olduğu ileri sürülen ve hem kamuoyunda hem de medyada (nedense) doğal olarak solun temsilcisi olduğu kabul gören CHP, değişime karşı statükoculuğu, enternasyonal dayanışmaya karşı milliyetçiliği, barış ve sivilleşmeye karşı militarizmi, hak ve özgürlüklerin geliştirilmesine karşı devlet baskısını (bakınız 301 tartışmaları) savunan görüntüsüyle, sosyal demokrasiden zerre kadar nasibini almamış, tipik bir "muhafazakâr sağ parti"dir. Sola biraz olsun yakınlaşan tek niteliği, seküler hassasiyetidir ki, savunduğu devlet yapısı içinde "Diyanet İşleri Başkanlığı" gibi bir kurumun var olduğu düşünülünce, CHP'nin bu konudaki tavrının bir tür "denetim altında tutulmuş sünni laikliği" olduğu açığa çıkar.

Bu şartlar altında değerlendirme yaptığınızda, 22 Temmuz'da seçimi "kaybettiği" ilan edilen parti, solun değil, alenen "statükocu sağın" temsilcisidir. Yani kendisini "ilerici" ve "solda" gören seçmenin karalar bağlayıp "Deniz Baykal İstifa!" diye haykırmak yerine, çuvaldızı kendine batırıp niye sözgelimi ÖDP'ye ya da bağımsız adaylara oy vermeyip, mührü CHP'ye bastığını sorgulaması daha anlamlı olabilir. Tabii gerçekten "sol"un evrensel değerleriyle ilgili bir duyarlılık ve kaygı taşıyorsa.

Sol böylesine yanlış tanımlanıp, yanlış aktörlerle sahneye sürülünce, onun karşısındaki "büyük rakibin" siyasi kimliğinin algılanmasında da Türkiye'ye özgü arızalar yaşanabiliyor. Bakıyorsunuz, sağ, hatta üzerine yapışan "dinci" etiketi yüzünden "gerici sağ" olarak görülen AKP, statükoculuğa karşı değişimi, despotik eğilimlere karşı hak ve özgürlüklerin geliştirilmesini, hamasi tavırlarla körüklenen Batı düşmanlığına karşı Avrupa Birliği'ne entegrasyon ve uyumu öne çıkaran programıyla, bu resmin üzerine tuz biber ekerek kafaları daha da karıştırabiliyor.

22 Temmuz seçimlerinde, kendisini "solda" gördüğü halde tercihini AKP'den yana yapanların yorum ve analizlerine baktığınızda, işin suyunun iyice çıktığını görebiliyorsunuz: Bazıları, AKP'nin "göreceli olarak" solda yer aldığını iddia etmeye dek giderek, kendi tercihlerinin, siyasi eğilimleriyle tutarlı olduğunu kanıtlama uğruna koca koca çamlar devirip duruyorlar.

Sorun, "demokratlığın alfabesi" hakkında kafası karışık olan insanların, AKP'nin 2002 sonlarından itibaren, özellikle de bu seçimlerin hemen öncesinde, kendi bünyesinde gerçekleştirdiği kabuk değişimini anlayamamalarından kaynaklanıyor. Son birkaç yıl içinde AKP, "dinci" değil, merkez sağın liderliğine oynayan "muhafazakâr demokrat" bir parti olduğunu hem Türkiye'ye hem de Batı'ya kabul ettirme çabasında. 22 Temmuz seçimlerinin hemen öncesinde hızlanan operasyonla "Milli Görüş" unsurlarını büyük ölçüde tasfiye etmesi ya da baskı altına alması da bu yüzden, seçim kampanyası boyunca "dinden imandan" asla bahsetmeyerek, bir merkez sağ parti gibi davranması da.


Merkeze doğru manevra

AKP, yanına aldığı büyük desteğin de verdiği rüzgârla, burjuvazinin ve "burjuvalaşmaya istekli" bir kesimin sözcüsü olmaya çalışıyor. Bunu yaparken, hiç de sanıldığı gibi "Biz bize benzeriz" mantığında, "şark kurnazlığı"na falan sığınmıyor. Bu işi fazlasıyla ciddiye aldıkları ve geniş bir kurmay heyeti ve "think tank"ler aracılığıyla Batılı sağ partilerin (sözgelimi "Hıristiyan Demokratlar") strateji ve yöntemlerini dikkatle incelediklerini görmek zor değil. Parti üst yönetiminin seçim kampanyası sırasınca kullandığı temel mesaj, söylem ve imgelere; öne çıkardıkları ilke ve göstergelere göz atmak bile bunu görmeye yeterli.

Elbette, böylesi bir strateji ve manevra, seçimlerde ezici bir zaferin garantisi değildir ve olamaz da. Tayyip Erdoğan'dan önce de bunu denemek isteyen sağ partiler ve politikacılar olmuştu Türkiye'de ama başarıya ulaşamamışlardı. Erdoğan'ın farklılığı, Türkiye'de son çeyrek yüzyılda hızlanan demografik değişimi, yani ülkenin atardamarları olan büyük kentlerdeki lumpenleşmeyi ve "varoş gerçeği"ni, kendi lehine bir avantaj olarak kullanabilmesidir. Bunu bir "eleştiri" olarak değil, olumlu anlamda söylüyorum. Seçime katılan partilerin liderleri arasında "en karizmatik" görüneni olmasının da, işini bir hayli kolaylaştırdığı söylenebilir. Açık açık "kapitalizmin ve büyük sermayenin" temsilciliğine soyunurken, yoksul kesimlerden böylesi büyük bir destek alabilmesinin sırrı, o insanlara gerçek anlamda "yakın durmayı" ya da öyle görünmeyi becerebilmesidir aslında.

Ama bütün bunların yanında, AKP'nin ve Erdoğan'ın işini büyük oranda kolaylaştıran ve partinin yelkenlerini beklenenin de üzerinde şişiren rüzgârı, ona karşı olanların "istemeyerek" estirdiğini belirtmemek de hata olur. Sanıldığı gibi, yalnızca Nisan ayındaki "e-muhtıra" değildir bu "ters tepen" rüzgârın yaratıcısı. Önemli bir çoğunluğunu, gerçekten "laikliğin tehlikede olduğuna" inanan insanların oluşturduğu duyarlı (ve toplum ortalamasına göre eğitim düzeyi yüksek) bir kesimin kaygıları, "buyurgan" bir tavırla düzenlenen mitingler ve "maksadını fazlasıyla aşmış" mesajlarla bambaşka bir mecraya yönlendirilmiş; parlamento desteği ve toplumsal eğilimler yok sayılarak, "statükocu ve darbeci" bir kimliğe büründürülmüş toplumsal gösterilerde, "dinsel baskı" konusunda yıllardır bir hayli "dolmuş" durumdaki insanların duyarlılıkları ve kaygıları kullanılmıştır. Sandıktan çıkan sonucun bir yönüyle de, o mitinglere uzaktan bakan ve kendi tercihlerinin yok sayıldığını düşünen insanların tepkisiyle oluştuğunu söyleyebiliriz.

Solun olmadığı yerde

Yüzde 47'lik seçim galibiyetini getiren etkenler ne olursa olsun, bu sonucun, AKP kurmaylarınca belirlenen "merkez sağın liderliği" hedefini değiştirmek bir yana, daha da güçlendireceği son derece açık. Hatta AKP, aslında "sol" partilerin çoktan gündeme getirmesi gereken Anayasa değişikliği paketini de hızla tamamlayarak, ülkeyi "12 Eylül Anayasası"nın gölgesinden kurtarma payesini de üstleniyor ve böylece muhafazakâr sağ kavramının da ötelerine uzanarak, liberal bir görünüme bürünüyor. Kafalar da biraz daha karışıyor tabii ve kendini "demokrat" ve "liberal" gören "medya aydınları"nın bir kısmı, AKP'yi gerçekte olduğundan bir hayli farklı yerlere oturtmaya çalışıyor. Tabii bunun nedeni, solun ve gerçek liberal sağın olmadığı bir ülkede, gerekli dönüşümleri yapmayı ve demokrasimizin üzerine çöken "siyasi enkazı" kaldırmayı hep "muhafazakâr" partilerin üstlenmek durumunda kalması. Zamanında Turgut Özal'ın ANAP'ını aynı kişilerin "liberal demokrat" olarak alkışlamalarının nedeni de buydu.

22 Temmuz seçimi, yanlış bir zamanlamayla, yanlış tartışmalar topluma egemen kılınmaya çalışılarak ve yanlış kutuplaşmaların peşinden gidilerek yapılmış, sonuçta da pek şaşırtıcı olmayan bir tablo çıkmıştır ortaya. Statükoculuğun, militarizmin ve elit bürokrasinin temsilcisi kimliğiyle, "sosyal demokrasi" adına elle tutulur tek bir hedef, program ve strateji ortaya koyamayıp, hamasi nutuklara sığınan CHP yüzde 20'yi ancak aşabilmiş; bilinen milliyetçi söylemiyle bütün propagandasını PKK karşıtlığı üzerinde kurup, her zaman olduğu gibi şehit cenazelerini siyasi gösteriye dönüştüren ve nihayet işi miting alanlarında kürsüden idam ipi sallamaya dek vardıran MHP'yse, tüm o "yükselen milliyetçilik" iddialarına rağmen yüzde 14'ü güçlükle yakalayabilmiştir.

Seçimin gerçek mağlupları

Kelle istemeyi hem siyasette hem futbolda gelenek haline getiren basınımız, bu seçimin "tek mağlubu" olarak CHP'yi ve Baykal'ı gösterip, işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Kendi köşelerinde "Wishful Thinking" şaheserleri sunan "araştırmacı gazeteci"ler, sözde "nabız tutarak" dile getirdikleri iddialarla, sandıktan çıkan gerçek sonuç arasındaki farkın, kendi yetenek ve ferasetleriyle ilgili bir gösterge olduğunu kabul etmeye hiç istekli değiller tabii ki.

CHP'nin yüzde otuzlara yaklaşarak AKP'yi kıl payı da olsa geçeceğini ve MHP ile koalisyon kuracağını söyleyenlerin tek sorunu, sayı saymayı ve "Perşembe'nin gelişini Çarşamba'dan görmeyi" becerememeleri miydi dersiniz? Bütün söylemini laiklik hassasiyeti üzerine kuran CHP'nin, seçim kampanyası boyunca laikliği asla ağzına almayan, çünkü milliyetçi imajının ardında, sloganlarına dek yerleşmiş "dinci" kimliği de taşıyan MHP ile, bütün anafikri "laikliğin korunması" üzerinde oluşturulmuş bir erken seçimin sonrasında neredeyse "kardeş parti" olabileceğini düşünmek, tam da Türkiye'nin statükocu sahte solcularına özgü bir bakış açısı. CHP-MHP koalisyonu formülünü pompalayarak, CHP'den MHP'ye kaydırmayı başardıkları oylar için ne kadar övünseler azdır.

Aynı müthiş araştırmacılıkla, gönlünden geçeni "seçim anketi" sanıp, AKP'nin yüzde otuzun altına düşeceğini ve MHP'nin az farkla ikinci parti olacağını yazabilenlere hiç değinmek bile istemiyorum; onları köşe yazarı yapan yayın yönetmenleri düşünsün bunu. Bazıları seçim sonuçları belli olduktan sonra bile, şokun verdiği sersemlikle bu durumu "MHP ana muhalefet partisi oldu" diye yorumlayabiliyordu. Sandıktan çıkan tabloya "halk ihtilali" diyenleri de, "halk" ve "ihtilal" kavramlarını yeniden okumak üzere kütüphaneye yollayıp, daha önemli bir noktaya gelelim:

AKP hükümeti, yeni dönemde kendisine bazılarınca atfedilen demokrat kimliğini hak edecek hamleleri yapabilecek mi? Şu anda çok az hükümete nasip olacak bir kamuoyu desteğini arkalarına almış durumdalar ve ilk adımı Anayasa paketiyle atmaya hazırlanıyorlar. Ama "demokrat" olmak, o kadar kolay değil tabii: Tam on bir yıl önce Susurluk'ta ortaya çıkan "çete ve derin devlet" yapısının üzerine kararlılıkla gitmeyi başarabilecekler mi? 301 başta olmak üzere Türkiye'de düşünce özgürlüğünü tehdit eden yasa maddelerini değiştirmeye cesaret edebilecekler mi? Resmi ideolojinin "cıs" dediği kurum, kavram ve tabularla baş edebilecekler mi? Haklar ve özgürlüklerin geliştirilmesine yönelik yasal düzenlemeler sırasında belli çevrelerden gelecek baskılara direnebilecekler mi? Bunları zaman gösterecek ama kendi adıma bu konuda pek iyimser olmadığımı ve söz konusu dönüşümleri AKP'den beklemeyi fazla gerçekçi bulmadığımı da söylemek zorundayım.

 

(İlk yayın: http://www.derki.com/dergi/index.php/lumpen-cennetinde-secim-ve-demokrasi.html) Ağustos 2007

 
Design by Joomla Bamboo