| Devrim, Travma ve Kronik Alerji |
|
Amerikan Devrimi’nin en önemli teorisyenlerinden biri olan Thomas Paine, bugün artık siyasi tarihin klasikleri arasındaki yerini çoktan almış, “The Crisis” adlı ünlü yapıtına, “Bunlar, insanların ruhlarını sınayan zamanlardır,” diye başlıyordu. “Cehennem gibi bir zorbalık, öyle kolay yenilgiye uğratılmaz; yine de, mücadele ne denli zor olursa, zaferin de o oranda görkemli olacağını bilmenin avuntusunu içimizde taşırız. Fazla kolay elde ettiklerimize, aynı oranda az saygı duyarız; her şeye gerçek değerini veren, yalnızca katlanılan bedeldir.” Büyük devrimlerin hiçbiri, öyle kolay kazanılmış, “şıpın işi” zaferlerle gelmez; toplumsal düzenin tepeden tırnağa yenilenişi ve değerler sistemindeki köklü altüst oluş da, bazı tarih kitaplarında “özetlenerek” yazıldığı gibi, öyle “bir gecede” falan gerçekleşmez. Devrimler, değişim talebinin yüksek sesle dillendirilmeye başladığı ilk andan itibaren, zamana yayılmış uzun ve ağır bir mücadelenin içinde, sancılarla kucak kucağa olgunlaşırlar. Zaten getirdikleri kazanımı değerli ve önemli kılanlardan biri de, tıpkı Paine’in söylediği gibi, onları elde etmek uğruna verilen kararlı savaşım ve bu uğurda katlanılan bedellerdir. Amerikan Devrimi, sıcak bir temmuz sabahı, elli altı idealist adamın sıradışı bir toplantıda bir araya gelip, içlerinden birinin kaleme aldığı bildirgeyi imzalamasıyla gerçekleşmedi. Bırakın bağımsızlık fikrinin oluşmasını, bu değerler çevresinde toplanıp harekete geçme kararının alınmasıyla Bağımsızlık Bildirgesi’nin hazırlanması arasında, neresinden baksanız, kemiksiz bir çeyrek yüzyıl var. Bu sürece, Britanya Krallığı’na karşı verilen fiziki mücadeleyi ve savaş sürerken adım adım biçimlendirilen kurumsal yapıyı oluşturmanın gerektirdiği zamanı da ekleyebilirsiniz. Fransız Devrimi de, jakobenler önderliğinde bir grup insanın Bastille’e saldırmasıyla, öyle bir iki gün içinde gerçekleştirilmedi elbette. Devrim, yalnızca bir “hanedanı” tahttan indirmeyi değil, toplumsal yapıyı, yeni koşulların ve taleplerin gerektirdiği biçimde, baştan ayağa yeniden örgütlemeyi gerektiriyordu ve bunun düşünsel öncüleri, Bastille baskınının en az elli yıl öncesinde ortaya çıkmış, devrim mücadelesiyse neredeyse on sekizinci yüzyılın bütününe yayılmıştı. Dünya tarihindeki en kritik ve en radikal siyasi altüst oluşlardan biri niteliğindeki Ekim Devrimi de, 1917 yılının sonbaharında, parti kongresinde çoğunluğu ele geçiren bir grubun “sovyetik ayaklanmasıyla” birkaç hafta içinde gerçekleşmiş, “kısa ve kolay” bir proletarya zaferi değildi. Hareketin başlangıcı, bırakın dokuz ay öncesindeki Şubat Devrimi’ni, Çarlık despotizmini köklü bir reorganizasyona zorlayan 1905 ayaklanmasının bile çok öncesine gidiyordu. Neresinden baksanız, kökleri (kendi kesintisizliği içinde) on dokuzuncu yüzyıl ortalarına dek dayanan, uzun ve oldukça sancılı bir sürecin ürünüydü Rus Devrimi. Eğer adına “devrim” diyorsanız, hiçbir büyük toplumsal dönüşüm, bir anda, bir gecede, bir haftada, birkaç ayda ya da bir yıl içinde yaşanmaz; istisnasız biçimde hepsi, zamana yayılmış, inişli çıkışlı gelişim eğrilerine sahip, belli dönemlerde zorunlu olarak atılan geri adımlarla, sancılarla, zorluklarla, acılarla ve özverilerle kucak kucağa yürüyerek başarıya ulaşabilmiş, ister istemez bir biçimde “şiddet” unsurunu da içinde barındıran uzun soluklu siyasi yürüyüşlerin ürünleridir. Yalnızca insan toplumlarında değil, evrenin hiçbir yerinde büyük değişim ve dönüşümler, “gül bahçesi”nde yürür gibi, kolayca ve acısız gerçekleşmiyor. Şiddet dediğimiz şey, belirleyici ve dönüştürücü bir unsur olarak evrenin kendi fiziksel yapısı içinde ezelden beri var zaten. Gezegenler ve yörüngeleri, büyük göksel çarpışmalar ya da “karşılaşmalar” ile biçimleniyor; dünya üzerindeki kıtalar, milyonlarca yıl içinde sürdürülen hareket, sürtüşme ve itişmeler sonucunda, çoğu kez büyük fiziksel enerjilerin açığa çıkmasıyla oluşuyor; akarsu ve göller, suyun o karşı konulmaz gücüyle rastladığı her engeli ama kolay ama zor, yerle bir edip yoluna devam etmesiyle formunu buluyor; mikro düzeydeki her radikal dönüşüm ve hareket, atomların ve atom-altı parçacıkların yoğun ve güçlü enerjilere, yani “şiddete” maruz kalmalarıyla bağlantılı. Bugün kabul gören kozmolojik kurama göre evrenin oluşumu bile “Büyük Patlama” adı verilen, şiddetin doruğa çıktığı bir fiziksel olayın sonucu. Yani ister istemez, evrenin her köşesinde büyük ve radikal dönüşümler, bir biçimde “şiddet” unsurunun ürünü ki, canlılar, insanlar ve toplumlar da bunun istisnası değil. Değişim, eğer onu gerekli kılan unsurlar oluşmuş ve olgunlaşmışsa, artık duruma göre, ya “seve seve” ya da başka biçimde, mutlaka gerçekleşiyor kısacası. Bu yüzden, gayet doğaldır ki, şiddetin ortaya çıktığı her fiziksel olaydaki gibi, devrimlerin ister istemez hesaba katmak ve göze almak zorunda olduğu bir de kaçınılmaz bedel var: Değişime direnen ve değişim öncesi dönemin koşullarını korumak isteyen unsurlar üzerinde oluşacak “travmatik”, yani örseleyici etki. İktidar partisinin genel başkan yardımcısı Mehmet Fırat, “Cumhuriyet Devrimi’nin toplumda travmaya neden olduğunu” söyleyince, ortalık toza dumana boğuldu yine ve bir türlü kapatılmayan o eski defterlerin artık iyice yıpranmış sayfaları, bir kez daha çevrilmeye başladı. Kimileri bu açıklamayı bir “provokasyon”, hatta bir tehdit ve hakaret olarak gördü ve tepkisini “suç duyurusunda” bulunma noktasına dek vardırdı, kimileriyse Cumhuriyet Devrimi ve onun ardındaki ideolojiyle hesaplaşma sürecindeki bir “fırsat” olarak gördüğü bu açıklamalara destek verme, böylece “demokratlığını” dosta düşmana tescil ettirme gereği duydu. Fırat’sa, gürültülerin koptuğunun ertesi günü, sözünün arkasında durduğunu göstermek için, “Ben yalnızca bir durum tespiti yaptım,” ifadesiyle katıldı tartışmalara, “devrimin iyi ya da kötü olduğunu söylemedim.” Türkiye böyle bir ülke işte. Doğru bir zamanlamayla, tarih ve sosyolojiden iyi not almış, aklı kafası yerinde herhangi bir lise öğrencisinin de bileceği bir genel doğruyu, amacına uygun bir “eksiltme” yöntemiyle dile getir, ortalık birbirine girsin, sen de gündemin baş köşesine yerleş. Devrimler, elbette değişime direnmeye çalışan unsurlar başta olmak üzere, toplumsal yapı üzerinde travmatik bir etki yaratır. Unutulan ve Fırat’ın söyleminin provokatif etkisiyle gözardı edilen noktaysa, devrimi yaratan koşulların da en az devrimin kendisi kadar travmatik olduğu. Hiçbir devrim, insanlar pembe pancurlu küçük evlerinde mutlu ve huzurlu bir hayat yaşarken, kendilerine “devrimci” diyen bir grup insanın bir anda karar verip harekete geçmesiyle, durup dururken yaşanmaz. Eskisi gibi yürümeyen, yolunda gitmeyen, toplumsal yaşamın sancısız ve sağlıklı sürdürülmesi ve/veya geliştirilmesinde artık engel oluşturmaya başlamış, baştan aşağı “travmatik” koşulların zorlayıcılığıyla kendi varoluş nedenini bulur devrimler. Gerçekleştirilen köklü değişimin “zor” unsurunu içermesi de, devrimlerin karşısında, “travmatik ortamı”, yani eskiye ait değer, ilke, kural ve kurumları korumak için direnen hatırı sayılır büyüklük ya da güçte sosyal grupların varlığıyla bağlantılıdır. Devrimler, “bütün halkın sabırla ikna edilip aynı şeye karar vermesi” beklenerek gerçekleştirilmez. Daha doğru bir deyişle, devrimleri “halklar” değil; stratejik liderliği, öngörüyü ve kararlılığı bünyesinde barındıran bir devrimci grubun yönlendiriciliğinde, “momentumu” o grup tarafından harekete geçirilen öncü toplumsal unsurlar yapar. Bağımsızlık Bildirgesi’nin kaleme alındığı 1776 temmuzunda bile, Amerika’da tercihini devrimden değil, Britanya Krallığı ile süregiden ilişkilerin korunmasından yana kullanan ya da devrim liderliğini “inançsız ve zındık” bulduğu için rahatsızlık duyan ve mücadeleye katılmaktansa bir köşede bekleyip “kimin kazanacağını” görmeyi yeğleyen tonla insan vardı. Devrim başarıya ulaştırılıp modern Amerikan devletinin kurumsal yapısı oluşturulmaya başladığında, ortaya çıkan “yeni profil”den ciddi biçimde tedirgin olup, koloni döneminin toplumsal yaşam ilkelerini (tabii onun getirdiği bazı avantaj ve ayrıcalıkları) inatla korumaya çalışan grupların direnciyle karşılaşıldı. Fransa’da devrim sonrası yaşananları ve gerçekleştirilen değişimin ne derece köklü olduğunu hatırlatmaya bile gerek yok. O güne dek yalnızca siyasi otoriteyle iç içe yaşamakla kalmayıp, günlük yaşamın ayrıntıları üzerinde bile söz sahibi olan bir “ruhani iktidar odağı” öylesine hallaç pamuğu gibi atılarak pasifize edildi ki, Avrupa’nın dört yanındaki muhafazakâr, dindar çevreler, “Ya bu iş Fransa’nın sınırlarını aşar da ucu bize kadar dokunursa” diye kâbus görmeye başladılar. Okullar, eğitim sistemi ve kitaplar bir yana, takvimler bile elden geçirilip, günlerin, ayların adları değiştirildi. Efendim? “Travma” mı demiştiniz? Gerek bunlardan yüz yıl önce gerçekleşen İngiliz Devrimi, gerek on sekizinci yüzyıl sonunun büyük toplumsal değişimleri olarak ortaya çıkan Amerikan ve Fransız devrimleri, oldukça zorlayıcı koşullar altında, temelleri zangır zangır sallanmakta olan direngen yapıların yarattığı son derece sancılı ve travmatik ortamlar sırasında gelişip yaşandılar ve getirdikleri köklü değişimler de elbette başka travmalara yol açtı. Ama bugün İngiltere’de, Fransa’da ya da Amerika’da hiç kimseyi, devrimlerin getirdiği yaşam biçiminden vazgeçirmeye ve “eskiye dönmeye” ikna edemezsiniz. Çıkıp istediğinizi söyler, “sosyolojik durum tespiti” falan yaparsınız elbette. Ama sözleriniz, gündemi çalkalayacak siyasi fırtınalar falan yaratmaz. Böyle şeyler, Türkiye’ye özgü. Mehmet Fırat’ın sözleri, yalnızca “travma” unsurunu salt devrimle ortaya çıkmış bir tahribat unsuru gibi görmekle, yani “devrim öncesi ve devrim sırasındaki travmatik koşulları” es geçerek, Cumhuriyet Devrimi’ni “sakin ve huzurlu bir ortamda aniden ortaya çıkmış” travma yaratıcısı konumuna yerleştirmekle kalmıyor. Sözünü ettiği travmanın boyutunu, yaygınlığını ve şiddetini de, yanılsamalara yol açacak biçimde sunuyor. “Bir gecede bütün alfabe değişti, Latin harflerine geçildi, okuma yazma oranı sıfıra düştü” diyor, örneğin. Yani Harf Devrimi yapılmadan önce okuma yazma oranı fevkalade yüksekti sonucunu mu çıkarmalıyız bundan? Aynı görüşü savunanlar, “Evlerin kütüphanelerindeki kitaplar, bir gecede çöpe gitti, matbaaların kalıpları bir anda işe yaramaz hale geldi” diyerek, bu yaklaşıma destek veriyorlar. Yoksa Cumhuriyet Devrimi öncesinde bu halk muazzam bir okuma yazma aşkıyla kitap satın alıp okuyor ve evlerinde kütüphaneler oluşturuyordu da, harfler değişince sıtkı sıyrılıp okumaktan vaz mı geçti? Hangi matbaaların, toplam kaç kuruşluk kalıpları vardı da, harfler birdenbire değişince çöpe giderek “büyük zarar” oluşturdu? Açalım arşivleri, belgeleri, kayıtlara bakalım, “eski harflerle” Türkiye’de kaç kitap basılıyormuş yılda, bu kitaplar kaç adet satılıyormuş, toplam kaç matbaa ve yayınevi varmış, görelim. Bu arada söz konusu kitapların kaç tanesi yurtdışındaki matbaalara ısmarlanıp sipariş üzerine bastırılıp geliyormuş, üşenmeyip onu da bir kontrol edelim. Yoksa Osmanlı’da üretilmeyip, başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerine “fason” olarak yaptırılarak ithal edilen fesler yerine “şapka” giyilmeye başlayınca mı ortaya çıkmış bu travma? Sarıklar çöpe, kara çarşaflar da evlerde bohça ya da toz bezi için kullanılmaya başlayınca mı bir anda toplum “Amanın, neler oluyor bize?” deyip sarsılmış da, travmaya bir tür “ekonomik yıkım” eşlik etmiş? Devrim öncesinde Türkiye’nin dörtbir yanı okullarla, liselerle, üniversite ya da medreselerle doluymuş da, eğitimdeki köklü reformlar her şeyi bir anda kesintiye uğratınca, eğitim düzeyi yüksek, bilim aşığı bir toplum aniden şaşkınlığa ve bunalıma düşüp travma mı yaşamış? Mehmet Fırat’ın söylediklerinde (ve söylemediklerinde) satır aralarına gizlenen olgu, devrim travması değil aslında; bilerek ya da bilmeyerek dürtüklenen bir “devrim alerjisi”. Cumhuriyet Devrimi, tıpkı Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi gibi, zamana yayılmış uzun ve inişli çıkışlı, sancılarla dolu bir sürecin sonunda, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlayan bir mücadelenin devamı olarak ortaya çıktı; bir lider ve onun kurmaylarının aniden, bir gecede aldıkları kararı uygulamaya koymalarıyla değil. Tarihsel ve toplumsal anlamda onu diğerlerinden ayrı kılan niteliği, toplumun farklı kesimlerden insanların oluşturduğu sivil siyasi örgütlenmelerin değil, “asker ağırlıklı bir aydın grubunun” liderliğinde ve savaş sonrası koşulların zorunlu kıldığı bir Kurtuluş Savaşı sonrasında billurlaşması; tutucu ve değişime kapalı bir toplumun direngenliğini de uzlaşma platformları arayarak değil, zora başvurarak kırmasıdır. Buna yönelik eleştiri getirenler, “O koşullar altında başka nasıl yapılabilirdi?”nin yanıtını da içerecek bir analiz ortaya koymanın üstesinden gelmek durumundalar. Devrim, tarih boyunca bir toplumun başına gelebilecek en travmatik koşulların göbeğinde ortaya çıktı ve elbette her devrimde olduğu gibi kendi travmalarını da yarattı. Eğer bütün bunların üzerinden seksen yıl geçtikten sonra işin ta en başına dönüp, “Canım alfabeyi değiştirmek şart mıydı, bak Yunan’a, kendi alfabesini korudu, bak Ruslara, Lenin Kiril alfabesini değiştirmeye kalkmadı” demek, hafif tabirle saflık, daha keskin bir dille söylemek gerekirse de “köylü kurnazlığı”dır. Devrim öncesinde “kendi alfabemiz” mi vardı, yoksa çok küçük bir azınlığın kullanabildiği Arap alfabesiyle mi yazıyorduk? Yüksek eğitim alıp kendini geliştirmek ve bilimsel güncelliği yakalamak isteyen Türk aydınları, bulup buluşturup, parayı denkleştirerek soluğu Fransa’da, Almanya’da mı alıyorlardı, yoksa mesela Kayseri’deki, Antep’teki, Adana’daki medreselerde mi yetişiyorlardı? Kimler kitap alıp evlerinde küçük de olsa bir kitaplık oluşturuyorlardı? Satın aldıkları kitaplar, ülke çapında dağıtılıp yaygın biçimde satılan, eski alfabeyle yazılmış Türkçe kitaplar mıydı, yoksa hali vakti yerinde aydınlar İstanbul’daki yabancı kitaplar satan dükkanlardan Fransızca, Almanca, İngilizce kitaplar satın alarak ya da yurtdışından getirterek mi gidermeye çalışıyorlardı öğrenme açlıklarını? Batı dillerindeki klasikleri Türkçe’ye kazandıracak kaç çevirmen vardı, bu kitaplardan kaçı çevrilebilmişti 1920 öncesinde, basıp dağıtan kaç yayınevi vardı? Kaçar tane basılıp satılıyordu bu kitaplar? Okuma yazma oranının yerlerde süründüğü, eğitim sisteminin lime lime döküldüğü, bilimi öğrenmek isteyenlerin ülke dışına gitme ve yabancı dillerde yazılmış kitapları alıp okuma gereği duydukları; banknotlarını, posta pullarını bile kendi basamayan (Cumhuriyet sonrasında da uzun dönem bu böyle kaldı, ayrı mesele) ekonomisi dibe vurmuş bir “imparatorluk enkazı” üzerine geldi devrimler. Asıl “travma”, budur. Bıraktığı izler ve açtığı yaralar, o devrimler tarafından, binbir güçlükle tedavi edilen, büyük bir kültürel travma. Türkiye gerçekten kendine özgü, değişik bir ülke. Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini ve esaslarını belirleyen dünya görüşünü, bugünün (ya da 1940’ların) CHP’sinin statükocu tavrıyla bire bir özdeşleştirip, “liberalizm ve demokrasi” adına Cumhuriyet Devrimi’nin getirdiği her yapılanma ve düzenlemeye eleştirel bakma kaygısı içinde olan ve bunu “aydın olmanın gereği” olarak sunmaya çalışan bir kanat var bir yanda. Diğer yandaysa, resmi ideolojinin sözcülüğünü üstlenmeyi ve sorgusuz sualsiz hamasi nutuklara sığınıp, farklı düşünenlere aba altından sopa göstermeyi “vatanseverlik” sayan; elinden bayrağı, dilinden Atatürk’ü düşürmediği halde Atatürk’ü zerre kadar anlamamış bir başka kanat. Seksenler sonrasında ortaya çıkmaya başlayan yeni bir “Türk entelektüeli” profili, rüştünü ispat etmek için bir yandan resmi ideolojiyle hesaplaşma adına Cumhuriyet Devrimi’nin temel ilkelerini sorgulamayı, diğer yandan da “demokratlık” adına toplumun direngen çoğunluğunun dinsel tutuculuğuyla uzlaşmayı ilke edinmiş gibi. Bunun “karşısında” yer alan ve kendini tanımlamak kaygısıyla içi boşalmış hamaset klişelerine sarılarak “darbe duası”na çıkan; bu arada da oryantasyonunu kaybedip “sağını solunu” iyice şaşıranlarınsa, kafaları hepten karışık. Devrimin üzerinden seksen yıl geçtikten sonra, Türkiye’nin üretebildiği “en keskin” kutuplaşma; o “zengin kültürel mozaik” ve “toplumsal dinamizmin” içinden onca yılda yaratabildiği en ele gelir alternatifler, bunlar işte. Bunun farkında olmak ve izlemekten başka hiçbir şey yapamamaksa, ülkesini tutkuyla seven biri için “travma”nın ağa babası. Thomas Paine’in dediği gibi: These are the times that try men’s souls… Bunlar, insanların ruhlarını sınayan zamanlar.
(İlk yayın: http://www.derki.com/dergi/index.php/devrim-travma-ve-kronik-alerji.html) Temmuz 2008
|
