|
"Manzaraya baktığınızda iyimserliğinizi koruyabiliyor musunuz?" diye soruyor bir okurum, "Dogmalara hapsedilmemiş özgür insan düşüncesinin binlerce yıl önce bile hangi noktalara varabildiğinden söz ediyorsunuz. Üstelik bu düşünce biçiminin ortaya çıktığı anayurt olarak da bizim üzerinde yaşadığımız toprakları gösteriyorsunuz. Ama ben bugün baktığımda, bu ülkede içinde yaşadığım toplumun dogmalara tamamen tutsak olduğunu görüyorum. İnsanlar düşünmüyor, sorgulamıyor, sadece iman ediyor ve herkesten de bunu bekliyor. Dini söylemler ve cemaatçilik, oy almanın birinci şartı haline gelmiş. Televizyonu açıyorum, hacı hoca takımı nelerin caiz nelerin yanlış olduğunu anlatıp duruyor, bilirkişiler Kuran'da mucizeler ve şifreler arıyor, büyük çoğunluk da ağzı açık bunları dinliyor. Tabii o çoğunluğun sırtını sıvazlamayı iyi bilen siyasi çizgi de, akıllara ziyan oylar alarak bir yandan da hareket alanımızı daraltıp duruyor. Böyle bir ortamda Kozmik Okyanus'u yazıp yayınlamak büyük iyimserlik diye düşünüyorum. Haksız olduğumu söyleyin de içim rahat etsin."
Söyledikleri, yeni şeyler değil. İnanç, bilgi ve düşünceyle ilgili karşılaştırmalı bazı istatistiklerden söz ettiğim bir önceki yazımın başlığını, bu nedenle "Bu iş zor Yonca" olarak belirlemiştim zaten. Doğrudur; dogmalarla kucak kucağa yaşayan bir toplumun içindeyiz ve insanlara "duymak istedikleri şeyler" yerine o dogmalara bütünüyle ters düşen şeyler söylediğinizde, dinlemek bile istemeyebiliyorlar. İyi güzel de, ne yapacağız peki? "Ben küstüm, alıyorum misketlerimi" ruh haliyle kabuğumuza çekilip, sessizce (ya da sadece mızıldanarak) oturacak mıyız?
Bu bir iyimserlik ya da kötümserlik meselesi değil. Kendi iç sesinizi iyi dinleyip, doğru ve net olarak anlamanız gerekiyor önce. Sonra da, sizi çevreleyen koşulları, hiçbir yanılsamaya meydan vermeden değerlendirerek, düşkırıklıklarından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmanız. Bütün düşkırıklıklarının ardında, hesapsızca biçimlendirilip sinsice gerçeklikten kopmuş beklentiler vardır.
Kitleler, günün birinde aklıselim sahibi bir adam bir iki güzel kelam ettiğinde ayağa kalkıp dünyayı değiştirmeye çalışmazlar. Dokunaklı bir şarkı dinledikten sonra coşkuya kapılıp devrim yapan yığınlar yok tarihte. İyi yazılmış bir kitabı okuyup da aniden gözleri açılan ve sel gibi sokaklara dökülüp daha güzel bir dünya kurmaya çalışan insanlara ilişkin "gerçek" bir hikâye duydunuz mu hiç? Duyamazsınız, yoktur çünkü. Şu klişe deyişte olduğu gibi "her insan ayrı bir dünyadır" ve değişimler, heyecanlar, coşkular, bu milyarlarca ayrı dünyada eşzamanlı yaşanmazlar. Daha da kötüsü, o ayrı dünyaların birçoğunda pek öyle değişim falan da olmaz. İşte bu yüzden, Bu iş zor Yonca / Çünkü insanlar yıllar boyunca / Hiç soru sormadan durur.
Ama zor olması, küskün ve karamsar bir yüz ifadesiyle köşeye çekilip, umut ve idealleri rafa kaldırmayı haklı çıkarmakta kullanılacak bir bahane de değil elbette. Nasıl davranacağınız, neler yapacağınız, bütünüyle sizin tercihlerinize bağlı. Eğer "Benden buraya kadar, bu kuşatılmışlık altında artık elimden bir şey gelmez" diyecekseniz, vazgeçtiğiniz şeyin "birilerinin ideali" ya da mücadelesi değil, kendi hayatınız olduğunu bilmelisiniz. Hayattan bu kadar kolay vazgeçilebilir mi? Hangi "çoğunluk iradesi" içinizde susmaksızın sorular sorup duran o sesi susturmaya ya da zihninizi bütünüyle sağır etmeye yetebilir? O halde, bahaneler yaratarak kendimizi kandırmayalım boşuna; "hiç soru sormadan yıllarca durabilenlerden" biri değilsek, kendi hayatımızın, sevdiklerimizin hayatının da sessiz birer izleyicisi olmakla yetinemeyiz demektir.
Madem her insan bir dünya, işe ilkin kendi dünyamızla başlamak durumundayız. Bunun bir kerelik bir "bahar temizliği" ya da bakım-onarım olmadığını; soluk aldığımız sürece devam edecek bir yenilenme anlamına geldiğini iyi bilerek tabii. Bir kamyon dolusu tuğla getirerek bahçemize yığdıktan sonra hemen bir kulübe inşa etme telaşına girmek yerine, her gün bir ya da birkaç tuğlayı yerli yerine koyarak inşaatın her adımını sindire sindire yaşamamız gerekecek. Yetersizliklerimizi göreceğiz, zaaflarımızın farkına varacağız, zihnimizin ve duygularımızın açlığını gidermeye çalışırken, pürüzlerimizi de yontarak düzelteceğiz birer birer. Bu arada, kendi dünyamıza benzer dünyaları olanlarla yollarımız kesişecek ve yan yana durmayı öğreneceğiz. Birbirimizin hayatlarına dokunacağız hafifçe; paylaşılan bilgi, deneyim ve ideallerin bileşke vektörü, artık yerimizde durmamıza izin vermeyecek bir yolculuğa doğru yönlendirecek bizi.
"Benim bütün bunlarla uğraşacak vaktim ve sabrım yok" mu diyorsunuz? Ama söylemeye çalışıyorum baştan beri, Bu iş zor, çok zor Yonca / Çünkü bizler istemeyince / En çok bağıran en doğru sayılır / İnsanlar işitmeyince.
Ben de isterdim doğrusu, "Komünist Manifesto"yu ve "Felsefenin Temel İlkeleri"ni okuyunca zihinler aniden ışıldasın; meydanlarda atılacak birkaç etkili sloganla kitleler yıldırım hızıyla bilinçlensin ve bir anda "zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan" insanlar bir araya gelerek şanlı partilerini kursun, son olarak da tüm dünyadaki kardeşlerine "Uyan artık uykudan, uyan ey esirler dünyası!" diye haykırarak "duvarsız ve sınırsız kardeş sofrası"nı oluşturmaya başlasın. Ne yazık ki işler böyle yürümüyor dünyada ve bir şey söyleyeyim mi, bu iş gerçekten zor Yonca. Ama gerçekleşmesinin karşısında uzun süre durabilecek hiçbir güç de yok ve olamaz.
Evren değişim üzerine kurulu çünkü; o müthiş devingenliğinin önüne set çekmeye ne bu "global imparatorluklar" yeter, ne o savaş teknolojileri, ne tapınak haline getirilen borsalar ve fetişleşen "marka" adlı idoller, ne "dezenformasyon" şampiyonu medya, ne de bilgisiz kalabalıkları manipule etme işini üstlenen o katı dogmalar. İnsan zihni, evrenin ona sağladığı, niteliğini henüz tam olarak kavrayamadığımız, sezgisellikle donanmış akışkanlığı devreye sokmaya başladığında, su mutlaka yolunu buluyor. Bu kadar basit aslında.
Otuz yıl öncesinin o puslu, dumanlı ve heyecanlı günlerinde, sevdiğim abilerimden biri bana "Devrimi önce kendi dünyanda gerçekleştirmelisin ve daha alacak çook yolun var" dediğinde fena halde bozulduğumu hatırlıyorum. "Ne gerek var, niye vakit yitireyim ki, hayat zaten çok kısa, üstelik iyi yaşamak istiyoruz, ayan beyan bir sömürü ve zorbalık var dört yanda, oturup kendi dünyamda oynamaya mı zaman harcayacağım?" gibilerden söylenip durmuştum. Ama işin garibi, kabul etmeye hiç yanaşmasam da, galiba ne demek istediğini sezmiş ve istemeye istemeye hak vermiş olmalıyım ki, 12 Eylül faşizminin o karabasan günlerinde daha önce hiç sormadığım sorularla yüzleşmeye başlayıp, kendi arka bahçemdeki inşaata yeni tuğlaları yerleştirmeye başladım yavaş yavaş.
Nerede olduğunuzun, hangi topraklarda doğduğunuzun ve (bugünkü görünümden bütünüyle bağımsız olarak) nasıl köklü ve zengin bir kültür mirasına sahip olduğunuzun gerçek anlamda farkına varmak, bu içsel inşaatta ummadığınız kadar güçlü bir destek sağlıyor size. İnsanın büyük yolculuğunun başlangıcını ve izlediği seyri bileceksiniz ki, bugünkü duruma nasıl bir süreç sonunda geldiğimizi ve yol boyunca nasıl kırılma noktaları yaşandığını tüm açıklığıyla kavrayıp, nelerin neyle değiştirilmesi gerektiğini net olarak çözümleyebilesiniz. Bunu yapmak, yolun yarısını aşmak demek. Geri kalan yarısıysa, soluk aldığınız sürece bitmeyecek o öğrenme, paylaşma ve yan yana yürüme hazzını içeriyor.
Düşkırıklıklarına kapı açacak, yanılsamalara dayalı iyimserliğin bedeli ağır oluyor genellikle. Ama çevrenize bir göz atıp, televizyon ekranlarında karşınıza çıkarılan portre karşısında karamsarlığa düşmenin ve suskun-küskün-yılgın biçimde kabuğa çekilmenin maliyeti, düşünen ve duyarlı insanlar için daha da ağır.
Küsmeye hakkınız yok bir kere; söz konusu olan sizin hayatınız, sevdiklerinizin hayatı. Susup yerinizde oturamazsınız. Eğer henüz başlamadıysanız, o inşaat için tuğlaları birer birer taşıyıp yerleştirmekle girişebilirsiniz işe; yok yarı yolda bıraktıysanız, gidin ve duvarlarınızı tamamlamaya koyulun. Yoksa "İnsanların çoğunluğu yoksulluğun kucağında, dünyanın her yerinde zulüm ve şiddet var, insanlar düşünceleri yüzünden baskıyla karşılaşıyor, yobazlık özgür düşünceyi sindiriyor" diye mızıldanıp durmakla bir yere varılacağı yok.
Marx'ın deyişiyle, "sınıflı toplumlar çağı"nın son demlerini yaşıyoruz. Bütün o görünürdeki sahte, aldatıcı görkemine karşın egemen sistem, ona çok uzun süre hayat veren dogmalarla birlikte hızla çürüyor aslında. Yaldızları çoktan dökülmeye başlamıştı; şimdi içinden çatırtılar duyuluyor. Bu kaos ve can çekişme süreci ne kadar devam eder, hangi gelişmeler neleri tetikler, bilemeyiz. Ama bileğimize vurulan "sınıflı toplum" prangası kırılacaksa, yani o "esirler dünyası" uykusundan gerçekten uyanacaksa, bunun ilk adımı kaçınılmaz biçimde "başlangıca dönüş" olacak. Yani sınıf olgusunu doğuran ilk kırılma noktasının, "kadının zincire vuruluşu"nu yaratan koşulların, o esareti pekiştirmeye yönelik dogmalarla birlikte ortadan kalkması.
Evrenin yapısını ve işleyişini; insan düşüncesinin serüvenini ve toplumsal tarihin izlediği seyri; sınıfsal farklılıkların çekirdeğine yerleşen ataerkil dönüşümün yarattığı sonuçları ve kurumsallaşmış dogmaların insan gelişimine nasıl ket vurduğunu bir bütün halinde görmeye çalışıp, son beş bin yılın faturasını eksiksiz çıkarmadıkça, her girişim ve hamlenin prematüre kalacağına inanıyorum. "Saklı Tarih" üçlemesinin bütününde, ama özellikle de "Fraternis" ve "Kozmik Okyanus"ta yapmaya çalıştığım buydu. Birkaç bin insanın bile zihninde bir yerlere hafifçe dokunabildiysem, ne mutlu. Dedim ya, beklentileri abartmamak ve gerçekçi sınırlarda tutmak lazım. |