Thursday 23rd of February 2012
New Media Logo
Emek-Demokrasi-Özgürlük korkusu

Bütün çabalarına karşın artık saklamakta güçlük çektikleri bir tedirginlik içindeler. İki ay öncesine dek yüzlerinde güller açtıran o müthiş özgüvenleri, seçim kampanyalarının son dönemecine girilirken belirgin biçimde sarsılmış görünüyor. Yirmi birinci yüzyıl dünyasında "manipule edilmiş" kitlelere ait momentumun artık "öngörülmesi güç" sonuçlara yönelmekte olduğunu nihayet fark ettiklerinden midir, yoksa ellerine düzenli olarak ulaşan raporlardaki "seçmen dalgalanmalarının" kafalarını iyice karıştırmaya başladığından mıdır bilinmez, medyadaki gönüllü AKP destekçilerinin "kimyaları" hafiften bozulmaya başlamış gibi. Kaygılarının nedeni, CHP oylarında görülecek belli sınırlar içindeki artış değil elbette; bunu zaten aylar öncesinden beri öngörebiliyor ve açıkçası umursamıyorlardı. CHP'den ne olur ki? Asıl rahatsızlıkları, büyük oranda Güneydoğu ile sınırlı kalacağını düşündükleri "bağımsızlar hareketi"nin ülkenin dört yanında "gerçek muhalefeti" yaşama geçirmesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, Emek-Demokrasi-Özgürlük bloğundaki her unsura (başta BDP olmak üzere) "panik atak" kıvamında saldırmaya başladılar.


AKP ve CHP'nin Diyarbakır mitinglerine muhabir, yazar ve kameraman ordusu yollayan "mainstream media"nın, ikisinin toplam katılımcı sayısını ikiye katlayan BDP mitingini inatla görmezden gelmesi de bundan, Hopa'daki trajediyi ve Ankara'daki protestoları olabildiğince çarpıtarak, kırk yıllık "terör örgütü yandaşları ortalığı karıştırdı" teranesine beceriksizce sarılmaları da bundan. Artık iyice bayatlamış ve "sosyal medya çağı"nda etkisi tartışılır hale gelmiş kamuoyu etkileme yöntemlerine başvurarak "Batı"daki duyarlılıkları kaşımağa çalıştıkları sırada, İstanbul'un iki ayrı yerinde bağımsız adayların yaptığı yürüyüş ve mitinglerin getirdiği ses, sağır sultana dek ulaşmış durumda.


Çünkü beklenmedik bir şey oldu bu seçim kampanyaları sırasında. Daha önce bu topraklarda görmeye hiç aşina olmadığımız ve bu nedenle de yalnızca "wishful thinking"den ibaret olduğunu gönülsüzce kabullenmek durumunda kaldığımız, sıradışı bir şey: Demokrasiden, özgürlüklerden, sosyalizmden yana olan insanlar, aralarındaki görüş ayrılıklarını son derece can alıcı önem taşıyan bir ortak kaygının birleştiriciliğinde (şimdilik bile olsa) eritmeyi başarıp, bir araya geldiler. Bir anlamda, kimi bağımsız adayların belirttiği gibi, 1968'den sonra Türk solunun bir kez daha yeniden doğuşu da denebilir buna.


Ee, ne oldu peki şimdi? "Statükoyu kıracak" yegâne güç ve alternatif olarak AKP'yi koşulsuz biçimde dayatan "think-tank"lerin, yüzlerinde eğreti duran o "liberal demokrat" maskeleri düşüverdi bir anda. Mevcut iktidarın sadece işine geldiği alanlarda resmi ideolojiyle hesaplaşıp, aslında bir tür "yeni statüko"nun temsilcisi haline gelmeye başladığı, gözler önüne giderek daha çarpıcı biçimde serilmeye başladı. Bir başka deyişle, "Kral'ın aslında çıplak olduğunu" açık ve net biçimde dillendirmeye başlayanların sesleri giderek daha gür çıkmaya başladıkça, bu ülke seçmeninin makûs talihi durumundaki "Kırk katır - kırk satır" ikileminin yanıbaşında, yeni bir seçenek belirmişti artık çünkü. İktidar, koltuk sayısı, parlamento çoğunluğu gibi günlük siyaset kaygılarını bütünüyle aşmış, "farklı bir ses" haline gelmekte olan, güçlü bir seçenek. İşte bu durum, hem AKP iktidarı yandaşlarını, hem de "doğan görünümlü şahin" misali "muhalefet'miş gibi yapan" statükocu zihniyetin savunucularını fena halde rahatsız ediyor.
 

Temmuz 2007 seçimlerinin hemen öncesinde, "Faşizminizi nasıl istersiniz, dinci mi yoksa laik mi?" başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım, derki.com'da. Birbirinden söylem ve yöntem olarak çok da atla deve farkı olmayan iki hamaset çizgisinin arasına sıkıştırılmış bir siyasi iklime demokrasi denemeyeceğini; her ikisinin de farklı duyarlılıklara seslenen popülist ve demode üsluplar üzerinden büyük oranda yapay bir kutuplaşmanın oluşumuna hizmet ettiğini; medya tarafından iyice cılkı çıkarılan bu siyasi karmaşada "sol" ve "sağ" kavramlarının bütün toplumsal bağlarından kopartılarak soysuzlaştırıldığını; yaratılan o saçma sapan illüzyonun aksine, her iki çizginin de küresel kapitalizme sıkı sıkıya sarıldığını; böylesi bir ortamda "Statükoya ve resmi ideolojiye karşı durmak" adına AKP'ye oy vermenin de, en az "laikliğe sahip çıkmak adına CHP'ye oy vermek" kadar siyasi bilinçten kopuk bir yaklaşım olduğunu belirtmiştim bu yazıda. "Kırk katır mı istersiniz, yoksa kırk satır mı?" sorusuydu, ısrarla yinelemeye çalıştığım.


Seçimlerin hemen ardından da, "Lumpen cennetinde seçim ve demokrasi" başlıklı bir başka yazıda, AKP'nin yüzde 47'lik seçim galibiyetine hiç yüzü kızarmadan "Halk İhtilali" manşetini atan gazetelerin siyasi terminolojiden bihaber ikiyüzlülüğüne değinip, bütün olan bitenin aslında "vatan-millet-ordu" hamaseti yenilgiye uğrarken, "din-iman-gelenek" hamasetinin onun yerini almasından ibaret olduğunu vurgulamaya çalışmış ve eklemiştim:
 

AKP hükümeti, yeni dönemde kendisine bazılarınca atfedilen demokrat kimliğini hak edecek hamleleri yapabilecek mi? Şu anda çok az hükümete nasip olacak bir kamuoyu desteğini arkalarına almış durumdalar ve ilk adımı Anayasa paketiyle atmaya hazırlanıyorlar. Ama "demokrat" olmak, o kadar kolay değil tabii: Tam on bir yıl önce Susurluk'ta ortaya çıkan "çete ve derin devlet" yapısının üzerine kararlılıkla gitmeyi başarabilecekler mi? 301 başta olmak üzere Türkiye'de düşünce özgürlüğünü tehdit eden yasa maddelerini değiştirmeye cesaret edebilecekler mi? Resmi ideolojinin "cıs" dediği kurum, kavram ve tabularla baş edebilecekler mi? Haklar ve özgürlüklerin geliştirilmesine yönelik yasal düzenlemeler sırasında belli çevrelerden gelecek baskılara direnebilecekler mi? Bunları zaman gösterecek ama kendi adıma bu konuda pek iyimser olmadığımı ve söz konusu dönüşümleri AKP'den beklemeyi fazla gerçekçi bulmadığımı da söylemek zorundayım.


Aradan geçen dört yıllık süreç, yorum ve değerlendirmelerimi büyük oranda haklı çıkardı. Miting alanlarında kitleye seslenirken kullandığı demode üsluptan ve 1950'leri anımsatan tonlama ve vurgulardan tutun, son dönemde (biraz da MHP oylarını kapma kaygısıyla) resmi ideolojinin milliyetçi ve "üniter" söylemlerine iyice sarılmasına dek hiçbir şeyiyle "yeni" olmayan AKP çizgisi, "statükonun el değiştirmesini" temsil ediyor yalnızca. Sebahat Tuncel'in çok yerinde belirttiği gibi, "derin devleti aklamak"tan başka bir şeye hizmet etmeyen Ergenekon operasyonları, kırk yıllık "kontrgerilla"yı tasfiye etmek şöyle dursun, onun varlığını gözlerden iyice gizleme işlevi gördü. Bütün o hamleler, aslında yalnızca "kendisini darbe marifetiyle iktidardan indirmek isteyenlere" karşı verilmiş bir gözdağından ibaretti ve derin devletin köklerine, faili meçhul cinayetlere, komplolara, provokasyonlara, çirkin oyunlara dokunmuyordu bile. Üstelik bu süreç içinde iktidarın karşısında tavır alan gazeteci ve yazarlardan da "hınç alma" operasyonu işin içine karıştırılıyor ve derin devletin üzeri iyiden iyiye bir sis perdesiyle örtülüp kafalar karıştırılıyordu.


Bugün neler değişti peki? Aslına bakarsanız, tabloda pek büyük bir farklılık yok. Seçmenin karşısına yine aynı "kırk katır - kırk satır" ikilemi dayatılmış durumda. Liberal olduğunu ileri sürenlerin belli bir bölümü AKP'yle ilgili iyimserliklerinden uzaklaştılar ve yüzleri asıldı biraz; en azından statükoyu sarsacak hamlelerin bu çizgiden gelemeyeceğini anlamış durumdalar. Ama büyük kentleri kuşatan varoşlardan merkezlere doğru hızla ilerleyen lumpenleşme, AKP'ye hâlâ büyük bir kitle desteği sağlıyor. Diğer yandan, "kendini solcu zanneden" resmi ideoloji kuyrukçusu kesimde yine 2007'de olduğu gibi yanılsamalar üzerine kurulu bir heyecan var: "Aman sandığa gidelim, oyları bölmeyelim" mesajları uçuşup duruyor Internet'te. Eğer bağımsızlara oy vermek "oyları bölmek"se, CHP'ye oy vermek doğrudan doğruya "oyunu çöpe atmak" demek.


Bugünkü tablonun tek farkı, gerçekten şaşırtıcı bir motivasyon ve istekle bir araya gelen demokratların, sosyalistlerin ve liberterlerin oluşturduğu "Emek-Demokrasi-Özgürlük" bloğunun yükselişi. 2007'de olduğu gibi, "yalnızca etnik duyarlılıklar üzerine kurulu" bir görünümde ve Güneydoğu Anadolu'da yoğunlaşan bir blok değil bu. Adeta, Türk solunun küllerinden yeniden doğması gibi, çok daha geniş, çok daha etkili ve kucaklayıcı bir biçimde, ülkenin büyük bölümünde ses getiren, yeni bir hareket. Elbette fazla büyük beklentiler içine girmenin anlamı yok ama Güneydoğu'nun yanı sıra İstanbul'dan, Mersin'den, Muğla'dan, Artvin'den, İzmir'den seçilip yeni meclise girecek 30 civarında "cevval" bağımsız milletvekilinin ülkedeki politik atmosfere yepyeni ve taze bir soluk getireceğini kimse yadsıyamaz sanıyorum.


İki ay kadar önce bizim medyanın ağızbirliği halinde ilan ettiği "yüzde 50'nin üzeri" tahminleri yerle bir olacak belki ama oyları ne kadar düşerse düşsün, AKP yine iktidarı koruyacak. Kılıçdaroğlu'nun etkisiyle hamle yapan CHP biraz daha fazla milletvekiliyle ana muhalefet konumunda kalacak; barajı geçebilmesi tehlikeye giren MHP son anda bunu sağlarsa küçük bir grup oluşturacak belki. Ama bütün bunların dışında, BDP ve bağımsızların güç tazeleyerek gelen rüzgârı, siyasetin akışını ciddi biçimde etkileyecek.


İşte bütün tedirginliği de bu zaten, "çokbilmiş" tayfasının. Gelen dalgadan ve onun yaratacağı domino etkisinden ciddi rahatsızlık duyuyorlar. Bu nedenle, üslupları da, yöntemleri de sevimsizleşmeye başladı iyice. Seçime giden son 6 gün içinde, her türlü provokasyon ve saldırıyı gerçekleştirebilecek bir ruh haline itiyor onları bu korku. Ama bakalım korkunun ecele faydası olacak mı?

 
Design by Joomla Bamboo