Saturday 28th of January 2012
New Media Logo
Kitaplar
Baskı, hegemonya ve "Yeni Tarihsel Blok"

Aşağı yukarı 2011’in ortalarından bu yana, hızı ve gerilimi sürekli olarak tırmanan, oldukça yoğun bir "sıcak gündem"in içinde yaşıyoruz. Kabaca 12 Haziran seçimlerinin propaganda süresindeki son dönemeçte yükselen tansiyon, AKP’nin sandık zaferinin Başbakan tarafından ilan edildiği şu ünlü "balkon konuşması" sonrasında, siyasi düzlemde yeni bir evreye geçildiğine ilişkin güçlü ipuçlarını da vermeye başlamıştı zaten. Daha haziran bitmeden de, her adımının bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlandığı yeni ve "sert" bir stratejinin yürürlüğe konduğuna tanık olduk. Aslında ayrıntılarıyla birlikte aylar önce hazırlanmış bir "yol haritası", seçimlerde elde edilen yüzde 50’lik oy desteğinin verdiği güvenle uygulama aşamasına geçiyor; 2007 seçimleri ertesindeki "temkinli" hamlelere hiç benzemeyen değişim manevraları birbiri ardına sahne alıyordu.

AKP iktidarının 12 Haziran sonrasında başlayan seri uygulamalarının getirdiği (ve getirmesi beklenen) sonuçlara göz ucuyla bakmak bile, sistematik bir siyasi soykırımın alabildiğine pervasız bir azimle ilmek ilmek dokunduğunu görmek için yeterli. Karşı karşıya olduğumuz durum, baskıcı yönetimlerin alışılmış kovuşturma, tutuklama, sindirme operasyonlarıyla sağlanan "yapay ve asimetrik denge" koşullarından, bazı temel noktalarda oldukça farklı: Her şeyden önce, daha uzun vadeli ve mümkün olduğunca kalıcı bir sosyopolitik "statüko" inşa etmeye yönelik bir "zemin düzleme" stratejisi söz konusu burada. Üstelik bu strateji hukuki ve polisiye uygulamalarla yetinmeyip, söz konusu statüko için ideolojik ve kültürel zemini de oluşturacak tüm kontrol mekanizmalarını büyük bir sabır ve dikkatle devreye sokuyor. Bu yönüyle belki de 12 Eylül dönemine bile rahmet okutacak bir "reorganizasyon" modeliyle yüz yüzeyiz ki, ister istemez hegemonya, ideoloji ve blok kavramlarına eğilmemizi gerekli kılan yeni bir dönemi adımladığımız anlamına geliyor bu.

(Yazının tamamı, Yeni Özgür Politika web sitesinde. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.)

 
Güçlüler, kurtarıcılar ve Şampiyon

10 Temmuz 2011

Neler olup bittiğinin, çok az kişi tam anlamıyla farkında. Bu tür olayların bizdeki "kamuoyu yankıları"nda sıkça görüldüğü üzere, gelişmeleri medya penceresinden izlemek durumunda kalan kitlelerin yargı ve değerlendirmeleri, çoğunlukla "çıplak gerçeği" anlamaya çalışmaktan çok, hasmane duygular üzerinden "aidiyet onaylama" ritüellerine yaslanıyor. Fenerbahçe cephesi, sözcüğün tam anlamıyla tarumar olmuş durumda şu an. Tribün üslubuyla "yıkılmayız, ayaktayız, biz en büyüğüz" hamasetini dillendiren kesimi bırakın bir yana; onlarınki tokat yiyen küçük bir çocuğun inat niyetine "Acımadı ki!" diye haykırmasından daha farklı bir tepki değil. Ama geriye kalan Fenerbahçelilerin hem kafaları iyice karışık, hem de duygusal dünyaları ciddi bir travmanın etkisiyle yerle bir olmuş durumda. Son bir haftadır medya tarafından düzenli dozlar halinde servis edilen "kanaat ve yargı" bombardımanı, değer sistemleri üzerinde şiddetli fırtınalara neden oluyor. "Şike yapan" bir takımın taraftarı ya da sempatizanı olmak, birazcık sağduyu ve adalet nosyonuna sahip insanlar için, kaldırılması zor ve hayli ağır bir yük. Başka insanların emek ve çabalarını hiçe sayarak, çirkin yollar üzerinden sonuç elde etmeyi kim rahatlıkla içine sindirebilir ki? İnanmak istemedikleri bir durum medya marifetiyle kaçış yolu bırakmayacak biçimde enformasyon dünyalarına yerleştikçe yüzleri asılıyor, sessizce içe kapanıyorlar, ağızlarını bıçak açmıyor. Bunun aksine, "Ne yani, falanca yıl şu takım, filanca yıl da bu takım şaibeli maçlar oynamıştı, kabak şimdi bizim başımıza mı patlıyor?" diye isyan edenlerse, tam da istenen rotaya giriyor ve sergiledikleri umutsuz hezeyanla, tüm bu operasyona ideal bir "kaos dekoru" oluşturuyorlar.

Bütün bunların dışında kalarak, insanları resme farklı bir yerden bakmaya çağırdığınızda, eğer Fenerbahçeli olduğunuzu söylemişseniz, çoğunlukla duvar gibi sağırlaşmış, söylediklerinizi "taraftarın duygusal refleksi" olarak görme eğiliminde muhataplar buluyorsunuz karşınızda. Çünkü kararlar, aslında bu haberler çıkmadan önce verilmiş, zaten kafalarda hazır olan yargılarsa iyice kemikleşmiş, kalemler çoktan kırılmış.

Devamını oku...
 
Emek-Demokrasi-Özgürlük korkusu

Bütün çabalarına karşın artık saklamakta güçlük çektikleri bir tedirginlik içindeler. İki ay öncesine dek yüzlerinde güller açtıran o müthiş özgüvenleri, seçim kampanyalarının son dönemecine girilirken belirgin biçimde sarsılmış görünüyor. Yirmi birinci yüzyıl dünyasında "manipule edilmiş" kitlelere ait momentumun artık "öngörülmesi güç" sonuçlara yönelmekte olduğunu nihayet fark ettiklerinden midir, yoksa ellerine düzenli olarak ulaşan raporlardaki "seçmen dalgalanmalarının" kafalarını iyice karıştırmaya başladığından mıdır bilinmez, medyadaki gönüllü AKP destekçilerinin "kimyaları" hafiften bozulmaya başlamış gibi. Kaygılarının nedeni, CHP oylarında görülecek belli sınırlar içindeki artış değil elbette; bunu zaten aylar öncesinden beri öngörebiliyor ve açıkçası umursamıyorlardı. CHP'den ne olur ki? Asıl rahatsızlıkları, büyük oranda Güneydoğu ile sınırlı kalacağını düşündükleri "bağımsızlar hareketi"nin ülkenin dört yanında "gerçek muhalefeti" yaşama geçirmesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, Emek-Demokrasi-Özgürlük bloğundaki her unsura (başta BDP olmak üzere) "panik atak" kıvamında saldırmaya başladılar.

Devamını oku...
 
Bu mudur? Budur.


Akıllara sığmaz bir nefretin beslediği bütün o saplantılı düşmanlıklara... Gözleri fanatizm tarafından sımsıkı bağlanmış; sağduyunun uzağından bile geçmeyen kıskançlıklara, çekememezliklere, hasete... Hesapsız ve insafsızca çamur atmalara... Medyanın "hem kel hem fodul", mahalle bıçkını kılıklı provokatörlerine... Ürettikleri kargaları bile güldürecek komplo teorilerine yobazca sarılanlara... Futbolu değil, sporu hiç değil, kavgayı ve kan davasını sevenlere... Emeğe, mücadeleye ve çabaya zerre kadar saygı duymayanların ruh çirkinliklerine... İşler biraz kötü gittiği zaman homurdanmaya başlayıp, kendi oyuncularını ıslıklayan ve hakaret eden; derdi takımının başarısı değil, kendi ilkel komplekslerinin tatmini olan çapulcu "sözde taraftar" tayfasına... ve şampiyonluk gelmediği anda teknik direktörünü kapının önüne koymaya hazır bir yönetim anlayışına karşı, benzersiz bir kenetlenme ve mücadeleyle gelen, Aykut Hoca ve futbolcuların "kocaman" zaferidir bu. Son 18 maçın 17'si kazanılarak, sıradışı bir performans sonrası ulaşılan, sapına kadar hak edilmiş, pırıl pırıl bir şampiyonluk.

İşin düşmanlık ve "aklın ve sağduyunun önüne geçen kin dolu fanatizm" kısmı, üzerinde çok daha fazla konuşulmayı hak ediyor, bu nedenle sonraya bırakalım.

 
"Esirler Dünyası"nın güzellik uykusu

"Manzaraya baktığınızda iyimserliğinizi koruyabiliyor musunuz?" diye soruyor bir okurum, "Dogmalara hapsedilmemiş özgür insan düşüncesinin binlerce yıl önce bile hangi noktalara varabildiğinden söz ediyorsunuz. Üstelik bu düşünce biçiminin ortaya çıktığı anayurt olarak da bizim üzerinde yaşadığımız toprakları gösteriyorsunuz. Ama ben bugün baktığımda, bu ülkede içinde yaşadığım toplumun dogmalara tamamen tutsak olduğunu görüyorum. İnsanlar düşünmüyor, sorgulamıyor, sadece iman ediyor ve herkesten de bunu bekliyor. Dini söylemler ve cemaatçilik, oy almanın birinci şartı haline gelmiş. Televizyonu açıyorum, hacı hoca takımı nelerin caiz nelerin yanlış olduğunu anlatıp duruyor, bilirkişiler Kuran'da mucizeler ve şifreler arıyor, büyük çoğunluk da ağzı açık bunları dinliyor. Tabii o çoğunluğun sırtını sıvazlamayı iyi bilen siyasi çizgi de, akıllara ziyan oylar alarak bir yandan da hareket alanımızı daraltıp duruyor. Böyle bir ortamda Kozmik Okyanus'u yazıp yayınlamak büyük iyimserlik diye düşünüyorum. Haksız olduğumu söyleyin de içim rahat etsin."

Söyledikleri, yeni şeyler değil. İnanç, bilgi ve düşünceyle ilgili karşılaştırmalı bazı istatistiklerden söz ettiğim bir önceki yazımın başlığını, bu nedenle "Bu iş zor Yonca" olarak belirlemiştim zaten. Doğrudur; dogmalarla kucak kucağa yaşayan bir toplumun içindeyiz ve insanlara "duymak istedikleri şeyler" yerine o dogmalara bütünüyle ters düşen şeyler söylediğinizde, dinlemek bile istemeyebiliyorlar. İyi güzel de, ne yapacağız peki? "Ben küstüm, alıyorum misketlerimi" ruh haliyle kabuğumuza çekilip, sessizce (ya da sadece mızıldanarak) oturacak mıyız?

Devamını oku...
 
Bu iş zor Yonca

Bir araştırma şirketiyle Reuters haber ajansının ortaklaşa gerçekleştirdiği çalışmanın sonuçları, medyada ve internet sitelerinde bir hayli yankı buldu son günlerde. Yirmi dört ülkede gerçekleştirildiği belirtilen "inanç" merkezli bu araştırmaya göre Türkiye, Endonezya'dan sonra "Tanrı inancı"nın en yüksek olduğu ülke olarak görünüyor. Aradaki fark çok da fazla değil; Endonezya'da inananlar yüzde 93 iken, Türkiye'de bu oran yüzde 91.  "Ateist" olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 2, "birden fazla tanrıya inananlar" yüzde 2, dini inançları konusunda emin olmayanlarsa yine yüzde 2 olarak belirtiliyor. (Aradaki yüzde 3'lük boşluğun ne anlama geldiğini çözemedim. Eğer bu ülkedeki "agnostik"lerin oranını gösteriyorsa fazlasıyla kayda değer olduğu düşünülebilir ama büyük olasılıkla bu durum yalnızca bir "istatistik cilvesi"nden ibaret.) Belki araştırma sonuçları bu haliyle bile, "Nüfusun yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu bir ülkedeee" diye başlayan o bildik şablonların geçerliliğini tartışılır hale getiriyor ama tablo "avuntuya" izin verecek gibi değil pek.

Devamını oku...
 
İncir çekirdeğinden küçük bir evren

Her ayrıntısıyla kulağa oldukça fantastik ve büyüleyici gelen bir yaratılış hikâyesi anlatmak istiyorum size; tabii eğer ilginizi çekiyorsa. "Aşağı yukarı bundan 14 milyar yıl kadar önceydi," diye başlıyor bu hikâye. "Bugün bildiğiniz hiçbir şey henüz var olmamıştı: Ne ayağınızı bastığınız yeryüzü vardı ortada, ne sizi kuşatan bu uçsuz bucaksız gökler, ne dağlar, ne ağaçlar, ne de kuşlar ve böcekler. Bugün gözlerinizi açıp çevrenize baktığınızda gördüğünüz ve göremediğiniz ne varsa, hepsini biçimlendirebilecek ana bileşenler, bir toz zerresinden bile defalarca küçük bir kabuğun içine sıkışmış durumdaydı. Evrenin yapısında yer alan tüm elementleri oluşturma potansiyeline sahip o minicik temel parçacıkları içeren bir karışımdı bu ve kaosun egemen olduğu mikroskobik ölçülerde bir deniz görüntüsü vermekteydi. Derken bir an geldi ve..

Devamını oku...
 
Kozmik Okyanus kitapçılarda

İlkin, beklenen duyuruyu yapayım hemen: Saklı Tarih üçlemesinin son kitabı "Kozmik Okyanus", 1 Nisan itibarıyla kitapçılardaki yerini almış durumda. Aynı zamanda, internet üzerinden satış yapan online kitap merkezlerinden de (Idefix başta olmak üzere) edinmek mümkün. (Kitabın baskısının tamamlandığıyla ilgili haberi duyurduğumdan bu yana, Kozmik Okyanus'u ne zaman ve nasıl edinebileceğini soran çok sayıda e-mail aldım; okurlarıma bu sıcak ve yoğun ilgilerinden dolayı teşekkür ediyorum.) İlk elde bu haberi duyurduktan sonra, kitabın içeriğiyle ilgili biraz daha net fikir vermesi için siteye yerleştirdiğim küçük bir dokümanın linkini de ileteyim bu arada: Kozmik Okyanus'un "İçindekiler" bölümünü içeren 5 sayfalık bir PDF dosyayı, buradan indirip inceleyebilirsiniz.

Devamını oku...
 
Kozmik Okyanus: Üçleme tamamlandı

Hepimiz için oldukça uzun bir bekleyiş oldu, biliyorum. Ama sonunda bitti işte: Saklı Tarih üçlemesinin son kitabı Kozmik Okyanus'un baskısı geçen hafta sonu tamamlandı; ayın ikinci yarısından itibaren de dağıtımı başlayacak. Normal koşullar altında, Nisan'ın ilk haftası içinde Türkiye'deki tüm kitabevlerine ulaşmış olacağını bildiriyor yayıncım. Böylece, ilk kez 2003 yılının Temmuz'unda okurla buluşmaya başlayan bu uzun soluklu çalışma da, yaklaşık sekiz yıllık bir süre içinde noktalanmış oluyor.

Devamını oku...
 
Marduk'la Randevu: Yeni baskı
2012Roland Emmerich'in sansasyonel 2012'si gösterime girerken, benim mütevazı "2012: Marduk'la Randevu" adlı kitabımın da yeni baskısı yapıldı. Böylece, ilk yayım tarihi olan 2003'ten bu yana, otuz iki bin dolayında okura ulaşmış oluyor kitap. Altı yüz sayfayı aşkın bir alternatif tarih incelemesi için bu elbette çarpıcı ve önemli bir rakamdır; hele de kitap okumayla arası hiç iyi olmayan ve hemen her konu hakkında ezberden konuşmaya, ahkâm kesmeye bayılan insanların ezici çoğunlukta olduğu bir toplumda. Bu anlamda, bir yazar olarak son derece hoşnutluk duyduğumu söylememe gerek yok. Ama eğer, "Son altı yılın belki de üzerinde en çok konuşulan ve tartışılan kitabının yazarı olarak neler hissediyorsunuz?" derseniz, söylenecek başka şeyler de var.
Devamını oku...
 
<< Başlat < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL
Design by Joomla Bamboo